Devrimci Tutsakların Dergisi “Meşale”nin 2.sayısı çıktı.

Devrimci tutukluların bulundukları hapishanelerde kendi emekleri ile hazırladıkları Meşale dergisinin 2. sayısı çıktı.

Meşale dergisinin tanıtım yazısı ve pdf hali aşağıdaki gibidir.

Umudun karneye bağlandığı, kaçış biletlerinde “bir alana ikincisi bedava” kampanyalarının revaçta olduğu, Nazi zulmüne boyun eğmeyerek şehit düşen Çek devrimci Julius Fucik’in deyişiyle “mantıklı olmanın ihanet etmek anlamına geldiği” zamanlardan geçiyoruz. Çok değil bundan 4-5 yıl evvel, “bu daha başlangıç” naralarına yol gösterircesine göğe uzanan yumrukların sahibi olanların çoğu, köşe başlarında teslimiyet satmakta, eskinin arzuhalcileri misali- adisyon kâğıtlarına karaladıkları ”benden bu kadarmış” masallarını tarihi geçmiş mecmualara sarıp düşkünlerin ceplerine tıkıştırmaktalar…

“Eski solculuğun”, “biz de zamanında kovalamıştık” safsatalarının lise önlerinde satılmaya başladığı yozlaşmış tablo ve hapishaneler… Borges’in deyişiyle “imkânsızın reddedilmiş mümkün” olduğunu, kendi kendilerine, özeleştiri mahiyetinde yazdıkları iddianamelerden bilenlerin ülkesi… Özgür yurttaşlar… Ki onlar Ahmet Telli’nin sınavlarından ibarettirler ve biraz bilgedirler, yorgun ve kederli… Ve derler ki onlar için, kendilerinden başkasını ele vermemişlerdir. Ve onlar büyümeyen çocuklardır. Babam ve Oğlum’u izlemişler ve Küçük Deniz’in sorusuyla hemhal olmuşlardır: “Baba… İnsanlar büyü-dükçe hayalleri küçülür mü?

”Her ne kadar büyüyen Deniz’in Erdal Bakkal’a çırak olması içlerini burksa da -ki zaten onlar her daim İsmail abici olagelmişlerdir büyümeyen çocuk Alper Kamu’ya tutunarak teselli bulmuştur onlar. Alper Kamu’nun bilgeliğini ve uzlaşmazlığını, Deniz’in sorusuna verilmiş tumturaklı bir cevap bilirler: “Hayatı anlıyorum… Sadece kabullenemiyorum” (Alper Kamu)

Özgür yurttaşların ülkesinden şişelere doldurulan umut vesikaları akıntıya bırakıldı. Ve fakat, ama iyi ki; şişelerin, yılgınlıkla kuşatılmaya çalışılan, Neo’nun sabahlara kadar çalışmak zorunda kaldığı Matrix’e varacağı biliniyor. Ve biliniyor ki, Ahmet Kaya’nın dediği üzre “nerden baksan tutarsızlık” ile malul olan, bu tezatlıkla yüklü “karşılaşma” bir kısa devre yaratmaya mahir olabilir ve ancak böylesi bir kısa devreden şavkıyacak kıvılcımlarla beslenebilir “Meşale”.

Meşale yakıcı bir ihtiyacın acemi ve amatörce üstesinden gelme çabasına denk düşer bugün için… Her daim “hazır” olanlardan, en hazırlıksız “an”larında istenmiş, beklenmiş, bekletilmiş, bazen engellenmiş, bazen “görülmüş” katkıların, tezcanlı bir araya getirilişinden ibarettir. Oldukça geç kalınmış bir başlangıçtır. Çalan alarmın sesine -yoksa siren ciyaklaması mıydı o?- uyanamayanların apar toparlığı ve mahmurluğu göze çarpacaktır. Bununla beraber, tüm noksanlıklar -göz ardı edilmemiş ama- göze alınmış en uzun yürüyüşün bile alelade, belki de yalpalayan bir adımla başlatılabileceği bilinciyle bu çalışmaya cüret edilmiştir.

Meşale’nin muradı daha çok okuyucuyla alakalıdır; değişken, ele gelmez bir yönü vardır. Kimisi için bir iki gram Marksizmi kefesinde tarttıktan sonra kese kağıdına doldurmaya çalışır.. Şansı yaver giderse bir öyküyle çok şey anlatmak ister… Bazen gökten bir yıldız seçer ve kalbinden -evet, yıldızların da kalbi vardır- saçılan ışıklardan bir demet sunar… 

Meşale bazen sadece sıcak bir “merhaba”dır. Kilometrelerce öteden, taş duvarların ardından voltaya gelmiş, tek derdi bir tutam sohbet etmek, azıcık mavra yapmak olan bir arkadaştır…

Öfkedir bazen de… Kah duygusal kah politik bir sitemdir… Ama şikayet değildir mesela, çünkü meşaleyi tutanların şikayet etme lüksü yoktur… Belki bizzat şikayetçiliğe, beğenmemezciliğe, “küstüm oynamıyorumculuğa”, “istemezukculuğa” isyandır.

Kandıra’daki logar sesi, Tekirdağ’da mazgaldan esen rüzgar, Kırıklar’daki karavananın metalik şakırtısı, Edirne’deki havalandırma voltası, Kürkçüler’de dağıtılan mektuplar, Elazığ’da coşkuyla gürleyen bağlama sesi, Antalya’nın demlediği çay, Silivri’nin görüş günü fotoğrafları… Hepsinden bir parça vardır Meşale ’de ve hepsi kadar yalın gerçekten ibarettir.

Meşale birleşen nehirlerin arasına duvarların giremeyeceğinin işaretidir. Göğü fethe çıkanlara hitaben, havalandırmadaki “dikdörtgen gökyüzüne” umut, direnç ve cesaretle bakıp, “elbette, elbette fethedeceğiz ve buluşacağız” diye fısıldamaktır gülümseyerek…