DKP/BÖG MYK Üyesi Mustafa Suphi; Komün Gücü’nün gündeme dair sorularını yanıtladı

Emperyalist-kapitalist dünyanın krizi ve küresel güçlerin Ortadoğu’yu yeniden düzenlemeleri ekseninde Türkiye’de sınıf mücadelesi ve Özgürlük Güçleri’nin yönelimi üzerine Türkiye devrimci hareketinden DKP/BÖG MYK üyesi Mustafa Suphi ile gerçekleştirdiğimiz röportajı okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Komün Gücü: Öncelikle sorularımıza yanıt verdiğiniz için teşekkür ederiz. Bugün 25 Mayıs aynı zamanda partinizin ilk ölümsüzü Bedrettin Akdeniz’in şehadetinin dördüncü yıl dönümü. Bu çerçevede neler söylemek istersiniz?

Mustafa Suphi: Başta ilk ölümsüzümüz Suphi Şoreş (Bedrettin Akdeniz) şahsında, onun açtığı direnişçilik izini takip eden Tamer, Rasih, Cemre, Robin, Doğan, İdil, Cömert, Cihan, Zahide, Hasan, Bayram Ali, Nurhak, Mehmet Ali, Ulaş Adalı ve Önderimiz Ulaş Bayraktaroğlu yoldaşlarımı, kavga arkadaşlarımı minnetle ve saygıyla anıyorum. 9-16 Mayıs tarihleri partimizde Ölümsüzler Haftası’dır. Onların yarattığı feda kültürü partimizin savaşçı kimliğini oluşturur. Her birinin tek tek partimize ve Türkiye devrimci hareketine kattığı özgün değerler vardır. Ancak en çok da 90’lar sonrası egemen olan muhalefet solculuğundan kopuşun, iktidara yönelen devrimci bir atılımın mimarları, öncüleri ve ölümsüzleri olmuşlardır. Kendi dönemlerinin direniş geleneğini yaratmışlardır. Ailelerini bir kez daha saygıyla selamlıyorum. Yoldaşları ve ölümsüzlerimizin partisi, onların izinde ve anılarında yürüyüşüne devam ediyor. Ölümsüzlerimiz zafer yürüyüşümüzde hak ettikleri onurla anılacak, adları pusulamız olacaktır.

Komün Gücü: Biz de Komün Gücü ekibi olarak sosyalizm mücadelesinde yitirdiğimiz tüm devrimcileri saygıyla anıyoruz. Bilindiği üzere İstanbul’da AKP-MHP ittifakı seçim sonuçlarına darbe yaparak, seçimi yenileme kararı aldı. Bu sürece giderken AKP’nin temsil ettiği sermaye sınıfı, uluslararası güçler ve kitlelerin yöneliminde hangi parametreler işledi?

Mustafa Suphi: Öncelikli olarak 31 Mart yerel seçimleri öngörülebilir bir tarzda sonuçlandı. 24 Haziran seçimlerinde, AKP/RTE diktatörlüğüne karşı tepkisini açığa çıkaran kitle eğiliminin, bunu yerel seçimlerde de bir şekilde ifade edeceği bekleniyordu. Öyle de oldu. Bir yandan AKP-MHP faşizmine karşı gelişen halk öfkesinin arayışı yansımasını bulurken, diğer yandan sonucun bu şekilde ortaya çıkmasında hem uluslararası sermayenin, hem de Türkiye burjuvazisinin bir kanadının ülke ekonomisinin ve siyasetinin temsilini Erdoğan’da bulan vurguncu, kontrol edilemez sınıf iktidarını sınırlandırıcı programı da rol oynadı. Halkın biriken öfkesi ve tepkisi devrimci hareket tarafından yönetilip yönlendirilemeyince uluslararası sermaye kitle öfkesinin sokaklara taşmasını engelleyecek bir kontrolle yerel seçimleri Erdoğan’ın ülke hegemonyasını kuşatacak, daraltacak bir platform haline getirmeye yöneldi. Ve bunda başarılı da oldu.

Bu gelişmede belki en az umulan İstanbul’un da AKP/RTE’nin kontrolünden çıkartılması idi. İstanbul seçimleri üzerine kurdukları temel argümanı “bilmediğimiz bir şeyler oldu” şeklinde ifade ettiklerine göre gelişmenin bu boyutu AKP/RTE iktidarı tarafından da pek beklenmemekteydi. Ancak buna karşın, daha 31 Mart akşamında yaptığı balkon konuşmasında bile RTE büyük şehir kayıplarını kabullenmiş bir ifade kullanıyordu. RTE, büyük kentlerin ilçelerindeki hakimiyeti, ülkenin yarısından fazla desteği, parlamento çoğunluğu ve başkanlık otoritesiyle önümüzdeki dönemi idare edebileceği yaklaşımındaydı. Zaman içinde tarihsel deneyimine sahip olduğu siyaset bezirgânlığının çıkar ve denge hesaplarıyla kayıplarını telafi edebileceğini düşünüyordu, muhtemelen. Ancak geçen günler içinde iktidarın İstanbul’a yönelik direnci giderek yükseldi.

Öncelikle bir geçiş döneminin beklenir direnci kıvamındaki YSK oyunları Çubuk provokasyonuyla birlikte klasik bir AKP/RTE operasyonuna dönüşmenin işaretlerini verdi. Bildiğimiz gibi 7 Haziran 2015’de de seçimleri kaybeden diktatörlük 24 Temmuz saldırısı, Suruç ve 10 Ekim katliamlarıyla 1 Kasım seçimlerini kendi lehine çevirmeyi başarabilmişti. İktidarın bu tarz oyunlarını bilmek uluslararası ve yerel muhalefeti daha uyanık kıldığı için AKP/RTE her ne kadar eski gücüyle bu tarzı ortama dökemediyse de sonucu gene de İstanbul seçimlerini iptal edecek bir düzeye getirebildi. Bu zorlamada kuşkusuz, ayrıntıları giderek açığa çıktığı üzere, İstanbul yerel yönetiminin mali gücü ve bu gücün AKP iktidarını ayakta tutan en önemli kaynaklardan biri olması yatmaktaydı.

Genel olarak AKP’nin temsil ettiği rantçı ve vurguncu bir sınıf iktidarından IMF’nin gerek gördüğü bir uluslararası sermaye rejimine geçiş ve bu süreci uluslararası ve yerel finans kapitalizm adına yönetip yönlendirecek bir yeni oligarşik blok dengesinin kurulması içinde bulunduğumuz dönemin en temel siyasi ve iktisadi tarifidir. Yani daha dar bir tanımla içinde bulunduğumuz süreç AKP/RTE hegemonyasına karşı yerel seçimlerle yapılan kuşatma ve daraltmanın şimdi siyasal düzleme taşınması sürecidir. Bugüne kadar açığa çıkan veriler itibariyle bu gelişmenin politik uğrakları Davutoğlu ve Gül gibi iç aktörler eliyle AKP’nin siyasal bütünlüğünü parçalamaktan, 2020’de erken bir seçime gitmeye kadar çeşitlilik gösterebilme ihtimali vardır.

Komün Gücü: Burada uluslararası sermayeden bahsediyorsunuz. Bu sermayenin bölgeye ve bu dolayım itibariyle ülkeye yönelimi nedir?

Mustafa Suphi: İran geriliminin alacağı boyut ve derinlik bölgenin ve ülkenin şekillenmesini zorlayacak niteliktedir. Özellikle İran gerilimi gibi bölgemizdeki emperyalist yeniden paylaşımın kriz yoğunlaşmalarına baktığımızda 2020’ye kadar sürecek görece kısa bir zamana diliminde bile, uluslararası ve yerel finans kapitalizmin Türkiye’deki iktidara tahammül edip edemeyeceği ciddi bir soru işareti taşımaktadır. Bu nedenle 23 Haziran seçimlerini takip eden sürecin AKP/RTE iktidarını püskürtmek açısından daha keskin olabileceği ve keza aynı zamanda AKP/RTE direncinin de daha yüksek olabileceği düşünülebilinir. İçinde bulunduğumuz geçiş sürecinin bu tarz belirsizliklerinde elbette emperyalizmin içinde bulunduğu bunalım ve yeniden paylaşımın temel sorunları belirleyici olacaktır.

Bildiğimiz gibi emperyalist sistem özellikle Sovyet sistemin çözülmesinden sonra dünya pazarında oluşan boşluğun paylaşımında büyük gerilimler yaşamaktadır. ABD emperyalizminin bu boşluğu elindeki büyük silah gücüne dayanarak Ortadoğu egemenliği üzerinden doldurma çabası hem diğer emperyalist ülkelerin hem bölge, ülke ve halklarının direnciyle başarılı olamadı. Bu savaşın getirdiği yıkıntıyla da katlanmış haliyle ABD emperyalizmi sermaye yapısı açısından bugün dünyanın en sorunlu ülkesidir. Ve dünya pazarında ikinci paylaşım savaşından bugüne kadar süren dolar hâkimiyeti hızla zayıflamakta, önce avro, ardından yuan ve artık yeni bir mali denge açısından öne çıkmakta olan altın doların pazar hâkimiyetini iyice daraltmış durumdadır. Tekelci dünya pazarında ABD ve Avrupa arasında kurulan Transatlantik ağırlık, Amerika ve keza İngiltere’nin ekonomik düşüşleri nedeniyle Almanya, Rusya, Çin ilişkileri üzerinden bir Avrasya hâkimiyetine doğru geçmektedir. Bu durum emperyalist pazar ilişkilerinde de bir geçiş süreci içinde olduğumuzu göstermektedir. Bu nedenle, ülkenin içinde bulunduğu geçiş süreci de bu emperyalist dönem üzerinden okunmalıdır. Dünya pazarındaki belirleyici ilişkilerin Brzezinski’nin “Satranç Tahtası” değerlendirmesindeki gibi batıdan doğuya doğru geçişini öne çıkartırken bu geçişin coğrafyalarını da önümüzdeki sürecin stratejik siyasal alanları haline getirmekte, bu alanlara ait sorunları ister istemez küresel bir bağlama oturtmaktadır.

Ülkemiz bilindiği gibi tam da bu geçiş coğrafyasındadır ve bu bağlamda emperyalist kapitalist dünya, ülkeye ait sorunları küresel sürecin karakterine, ihtiyaçlarına göre şekillendirmek amaç ve ihtiyacındadır. Konuya bu kapsamda bakıldığında Türkiye’nin Ortadoğu dengeleri üzerindeki jeostratejik ağırlığı meselesi emperyal dengeler açısından çözülmesi gereken öncelikli bir sorun olarak kendini göstermektedir.

Bilindiği gibi emperyalizm AKP iktidarını Ortadoğu’ya, özellikle İran’a müdahale için modellemişti. Hem modern ve batıyla bütünleşik toplum ilişkileri, hem islam kimliği hem de güçlü askeri varlığıyla Türkiye, İran’a yapılacak müdahalenin karargâhı olabilecekti. Ancak evdeki hesap pek çarşıya uymadı ve uluslararası emperyalizm hem Kürt meselesinin çözümünde, hem de Suriye probleminin kilitlenmesinde AKP üzerinden yeterince olumlu sonuçlar üretemedi. Gelinen aşamada, küresel dengelerin bölgedeki yansımaları itibariyle ABD’nin Ortadoğu’daki etkisi sınırlanırken Rusya ve İran’ın etkisi genişledi ve ciddi bir üstünlük kazandı.

Emperyalist paylaşımın yeni dengelerini büyük ve düzenleyici bir savaşla çözüme kavuşturulamadığı koşullarda küresel güçler açısından birlikte varoluş dengeleri üretmek kaçınılmazdır. Ve bugün itibariyle Ortadoğu’da da gerileyen Amerika ve ilerleyen Rusya arasında giderek böyle bir denge keza doğu-batı sorunsalının esasları çerçevesinde kurulmaktadır. Yani Rusya ve Amerika bir yandan birbirlerine karşı vekâlet savaşları, hybrid savaşlar vb. ile yer tutarken diğer taraftan büyük bir savaşa yol açmayacak şekilde nihai bir denge halini gözetmektedirler. Bu denge modern toplum ilişkileri ve üretici güçlerinin dünya pazarını modern sermayenin egemenliği altına tutmak amaçlıdır.

Geride bıraktığımız süreç zarfında Amerikan yayılmacılığına karşı İran’la ittifak halinde olan Rusya içinde bulunduğumuz dönemde artık hem Amerika hem de İsrail’le ilişkilerini geliştirerek İran’ı bölgede daha etkisiz bir hale getirmeye yönelmiş durumdadır.

Rusya’nın bu yönelmedeki hedefi hem Ortadoğu’da daha doğrudan hâkimiyet sahibi olmak hem de özellikle doğalgaz üzerinde İran rekabetini kontrol altında tutabilmektir. Ancak yeniden paylaşım tarihi açısından ve özellikle Sovyetlerin yıkılış pratiğinden çıkartılabilen sonuçlar açısından bu tutumun Rusya’nın gelecek dönemi açısından pek de hayırlı olmayabileceğini söylemek mümkündür. Bu gelişmenin sonuçlarını gözleyeceğiz. Şimdilik ulaşabileceğimiz sonuç Ortadoğu planlamasında Rusya ve Amerika arasında bir dengenin kurulmuş olmasıdır.

Bu çerçevede daha içe dönük olarak, Türkiye’nin jeostratejik ağırlığından tecrit edilmiş bir Rojava-Suriye planlaması koşullarında ülkedeki siyasal ve iktisadi yapılanmanın ne türden bir gelişim göstereceği konusu keza daha sadeleşmiş çelişkiler itibariyle şöyle tarif edilebilir:

23 Haziran ya da sonrasındaki sürecin nasıl ilerleyeceğine dair kehanet yarıştırmanın anlamı yoktur. RTE’yi Rubin’in tarif ettiği keskin tasfiye süreçleri mi bekliyordur, yoksa RTE konjonkürel dayatmalarla kendisinin dahil edildiği çözümlerle durumu idare edebilir mi, vb.. Sol siyaset bütün yoğunluğunu bu tür politik loto oynamaya ve tutturmaya vermiş durumda. AKP/MHP gitsin CHP’yle yer tutalım, derdinde. Oysa siyasal temsilinin nasıl olacağından ziyade egemen sınıfın doğrudan hakimiyetinin nasıl yapılandırılacağının önemli olduğu bir döneme giriyoruz. Bu yaklaşım itibariyle sürecin gideceği yön açısından pek bir belirsizlik yoktur. Süreç görülebildiği kadarıyla uluslararası emperyalizm ve yerli tekellerin isteği doğrultusunda, IMF politikalarına ucuz ücret/yüksek büyüme formatında işlerlik kazandıracak bir iktisadi ve siyasi yapılanmaya ulaşacak gibi zorlanmaktadır. Dolayısıyla sömürü ilişkilerinin derinleştiği ve daha da katılaştığı bir süreç yaşanacaktır. Kıdem tazminatları konusunda tekellerin beklentisinin Güney Kore modeli olduğuna dair yapılan değerlendirmeler bu sömürü sürecinin olası niteliği hakkında daha şimdiden bilgiler vermektedir.

Gelişmenin bu yönü ve iktisadi, siyasi yaşamın bu tarz yapılanması Türkiye’deki emek sermaye çelişkisini iyice keskinleştirecek, özellikle bir süre sonra derinleşecek olan mülksüzleşme sürecine bağlı olarak iktisadi ve siyasal hayat sertleşecektir.

Bu, önümüzdeki sürecin sömürü ilişkileri üzerinden tarifidir.

Komün Gücü: İster AKP-MHP blokunun direnci ve iktidarını sürdürme süreci olsun, isterse uluslararası tekellerin iktidarı kısıtlayıcı yeni oligarşik blok şekillendirme süreci olsun iktisadi ve siyasi hayatın emekçiler açısından sertleşeceğini ifade ediyorsunuz. Tüm bu sertleşme süreci içerisinde Kürt sorunu egemenler açısından nerede duracak?

Mustafa Suphi: Uluslararası tekeller açısından, hem İran karşıtı uluslararası kuşatmanın cephesini oluşturmak hem de Orta Doğu’ya açılacak pazar ilişkilerini istikrarlı kılabilmek için Türkiye’nin Kürt meselesindeki çözüm sürecini yeniden gündeme getirmesi bir ihtimaldir. AKP sömürgeciliğiyle kilitlenen çözüm sürecinin finans kapital esaslı bir oligarşik yapılanma eliyle çözüme yatkın hale getirilmesi mümkündür. Türk finans kapitali, sermaye ve sanayi malları ihracı nedeniyle uluslararası pazarda sağladığı gelişkin düzey itibariyle Ortadoğu pazarına yöneliminde ciddi bir rekabet sıkıntısıyla karşılaşmayacak güçtedir. Dolayısıyla çözüm sürecinin gelişmesiyle hem Kürdistan pazarını ucuz işgücü ve pazar genişlemesi açısından değerlendirme, hem de sahada istikrarlı bir yayılmacılığı gerçekleştirme imkânları bulabilecektir. Kürt liberalleri tarafından temsil edilen Kürt işbirlikçi burjuvazisinin bu politikaya ne derecede yatkın durumda olduğunu çok iyi bilmekteyiz.

Bu süreçte yeni bir gelişme Kürt halk önderi Öcalan’la yapılan görüşme ve onun mesajı olmuştur. Kürt meselesinin bölge dengelerinin gelişimi açısından taşıdığı karmaşık ağırlık itibariyle Adalet Bakanı tarafından açıklandığı üzere Kürt halk önderi Öcalan üzerinde uygulanan tecrit politikasını kaldırma hamlesi salt RTE’nin 23 Haziran’a yönelik bir politikası darlığında görülmemelidir. Bu RTE’nin 23 Haziran’da Kürtlerin oyunu satın alma politikası değil, direnişin gücünden korkmasıdır. Hilelerine karşı sokakta Kürt direniş gücünün olmasını istemediğinden kaynaklı bir hamle olarak okumak daha yerinde olur. Bahçeli’nin de dile getirişi itibariyle büyük sermayenin Kürt meselesindeki dönem açılımını “Çubuk” vb. denemelerinde görüldüğü gibi herhangi bir iç gerilime yol açmayacak kertede Türkiye’nin gerici faşist iktidarına yükleme hamlesi olarak görülmelidir.

Elbette yukarıdaki aktarım emperyalizmin ve sömürgeciliğin Kürt halkına ve Kürt siyasal sürecine dair yaptığı planlardan biridir. Ancak Kürt halkı 40 yıldır özgürlük mücadelesi yürütmektedir. Özgürlük Hareketi, emperyalizmin ve sömürgeciliğin bölgeye ve Kürt halkına yönelik geliştirdiği bütün politikaları ayrıntılı bir şekilde analiz etmektedir. Emperyalizmin dayattığı İran savaşına karşı durarak ve Bakur’da devrimci halk savaşını kararlılıkla geliştirmeyi gündemine alarak bu dayatmalar karşısında tutumunu pratikte belirlemiştir.. Bu değerlendirmelerin güncel bir alanı olarak cezaevlerindeki direniş kararlılığını her gün yinelemektedir.

Ülkedeki sömürü ve sömürge ilişkilerinin bu boyuttaki gelişimi keza bölgesel bir savaş atmosferi dahilinde de olacak gibi görünmektedir.

Komün Gücü: Bölgesel bir savaş atmosferi dediniz. Zaten bölge bir savaşta değil mi?

Mustafa Suphi: Bu çok daha boyutlu İran savaşıdır. Görülebildiği kadarıyla emperyalizmin İran’a yönelimi artık 2000’lerin başındaki tarzda olacağa benzememektedir. O dönem İran, Amerika’nın geleceği bir “Amerikan Yüzyılı” esasında şekillendirmek için dünya pazarını ele geçirme operasyonu olarak gündeme gelmişti. Bu amaçlı bir gündem artık düşmüş durumdadır.

Ancak gene de emperyalist-kapitalist dünya doğuya doğru açılımını ilerletebilmek ve tamamlayabilmek için İran kavşağını aşmak zorundadır. Bu nedenle dün diğerlerini tahakkümü altına alabilmek için Amerika tarafından gündeme getirilen İran seferi bugün Rusya ve Almanya’nın da sessiz onayıyla yeniden gündeme gelmiş durumdadır.

Bu koşullardaki savaşın bölge dengelerine zarar vermeden ve özellikle sermaye ihracına engel olmaması için yumuşak bir tarzda aşılması amaçlanmaktadır. İran üzerinde sürdürülen Amerikan ambargosu bunun koşullarını sağlamakta ve bu ambargonun örneğin Çin’in gereksindiği petrol ihtiyacı açısından takviyesine Rusya aday olmakta, nükleer anlaşmayı savunan Avrupa İran’ı bu konudaki taahhütlerine zorlamaktadır, vb.. İşaretleri şimdiden açığa çıktığı haliyle İran’da beklenen, arzulanan ve muhtemelen gerçekleşecek olan ekonomik dar boğaz içinde molla iktidarı sarsılacak ve doğudan cundullah, batıdan da Kürt zorlamasıyla İran’da bir rejim değişikliği hedeflenecektir. Bu sürecin uzun tutulması ihtimali birinci olarak Rusların kendine rakip olan iki büyük gücü güçten düşüreceği için, ikincisi Türkiye finans kapitalinin gelişkin İran sanayisinin rekabetinden kendini koruyucu olacağı için geçerli olabilecektir.

Emperyalist güçlerin İran’a yönelik planlamalarında Kürt devriminin askeri ve siyasal değerini istihdam planı önemli bir boyut oluşturmaktadır. Emperyalist güçlerin bir amacı İran toplum muhalefetini rejime karşı hareketlendirmekse bir diğer amacı da Kürt devriminin bölgesel anlamda gelişip devrimci bir hatta ilerlemesini engellemektir.

İran savaşı ya da kuşatmasının olası bütün olumsuzluklarına karşı Türkiye devrimci hareketinin hem emperyalist yayılmacılığı ve hem de özellikle bu krizin Filistin gündemi üzerinde yaratacağı çelişkiler üzerinden anti Siyonist bir söyleme kavuşturulması gibi ittifak ihtiyaçları söz konusu olacaktır. Bölgesel politik kışkırtma ve olası ittifak politikaları itibariyle partimiz bu ihtiyacın koşullarını sonuna kadar zorlayacaktır.

Komün Gücü: Peki tüm bu gelişmeler sınıf mücadelesine nasıl yansıyacak? Devrimci hareketi ve sizi hangi görevler beklemektedir?

Mustafa Suphi: Önümüzdeki dönem sınıf mücadelesi sömürüye, sömürgeciliğe ve savaşa karşı mücadelede cisimleşecektir. Türkiye işçi sınıfına yönelik ajitasyonumuzu bütün tarz ve biçimleriyle yükselteceğimiz bu dönemde işçi sınıfına yönelim gündelik bir yaklaşımın ötesinde özellikli bir görev seviyesine taşınmalıdır. Öncelikle Türkiye metropollerinde Türk ve Kürt proletaryasının örgütlenmesi ve birleşik devrim mücadelesinde uluslarının kendi kaderini tayini ve işçi sınıfının kurtuluşunu iç içe geçireceğiz.

Kürt meselesi üzerinde verili ulusal çelişkileri az çok yumuşatacak olası çözüm süreci politikalarına karşı Kürt devriminin bağımsızlık programında ideolojik ve siyasal olarak ısrarcı olacağız. Bizler emperyalizmin ve Türkiye tekelci sermayesinin hem ülkemiz üzerindeki hem de bölge planlarına karşı ülke metropollerindeki Türk ve Kürt emekçi halkını ortak mücadele ekseninde buluşturarak örgütleyip düşmanı boşa düşüreceğiz. Buradaki amaç Türkiye birleşik devrim mücadelesini geliştirmek, egemenlerin sömürü politikalarını boşa düşürecek bir siyasal hattı örgütlemektir.

İran gerilimi ve buna bağlı olarak bölgedeki savaş gündemi AKP veya AKP sonrası kurulacak suni dengenin çözülmesi doğrultusunda “sömürü maddesi”yle birlikte değerlendirildiğinde, yani savaşın emperyalist tekellerin varlık gereği olduğu gerçeği özellikle İran ve İsrail saldırganlığına karşı Filistin dayanışması üzerinden Ortadoğu halklarına, Hizbullah ve Şia üzerinden alevi toplumu savaş karşıtı cephede önemli yer tutacaktır. Sürecin aktarılan yoğunluğu açısından bütün alanlarda ve bütün mevzilerde bu mücadelenin ihtiyaçlarına yanıt olabilmek açısından TDH’ın tek tek parçaları oldukça geri bir durumdadır ve sürecin yakıcı hızı itibariyle de bu eksikliği tümüyle kendi evrimi üzerinden gidermenin koşulları yoktur. O halde, bu strateji ve taktiklerde asgari düzeyde ortaklaşabileceğimiz birleşik devrimci bir cephenin oluşturulması önümüzdeki dönem açısından önemini koruyacaktır.

Komün Gücü: Yakın bir tarih olması nedeni ile 23 Haziran için yaklaşımınız nedir?

Mustafa Suphi: Daha yakıcı pratik bir gündem olarak 23 Haziran sürecine yaklaşımımızı daha önce belirtmiştik. Doğru devrimci tutum sermaye klikleri arkasına yedeklenmek değil, sistemin krizini de derinleştirecek olan, sandık sonuçlarını kabul etmeyen iktidarın sandığını reddetmektir. Devrimci hareket kitlelerin değişim talebine öncülük edemediği için, bugün önemli bir yekünü başka bir sistem partisine yedeklenerek, kendi öncülüğünü silikleştirmektedir. 23 Haziran sonrası süreç içinde aynı durum geçerlidir. Birleşik bir öncülük örgütleyemediğimiz sürece kitlelerin değişim talebi uluslararası sermayenin projelerine kurban edilecektir. Bizler açısından seçim gündeminden bağımsız olarak uzun zamandır açığa çıkan ve katlanarak devam eden değişim talebi, devrim talebiyle karşılanmalıdır. Çürümüş bir rejimin hiç bir kanadı emekçilerin yaşamını iyileştiremez, özgürlük getiremez. Türkiye rejimi ve siyasal araçları topyekûn çürümüştür. Bu nedenle Demokratik Halk iktidarını daha yüksek savunmak ve onun örgütlülüğüne ulaşmak güncel ve geçerli bir yöntemdir. Seçimler bahsinde de kitlelerin değişim arzusunu partimiz devrim talebiyle karşılayacaktır. Sokaklarda ve tüm çalışma birimlerinde bu talebin atitasyon ve propagandasını sürdürecektir.

Bu çabanın birinci gereği, 23 Haziran’dan sonra olası şekillenecek gericilik karşıtı bir iktidarın azgın sömürü, sömürgecilik ve savaş kışkırtıcılığı doğrultusundaki kimliğini deşifre edebilmek için devrimci ajitasyonun kendisine, daha bugünden bir referans yaratması açısından önemlidir.

Görülebileceği gibi Türkiye’de kitleler yoğun seçim atmosferi nedeniyle 24 Haziran’dan bu yana oldukça politize olmuş durumdadırlar. Ve bu politikleşme yığınların değişim talebi doğrultusunda olmaktadır. Tıpkı Kobane momentinde yığınların tel örgüleri aşma eğilimi gibi 24 Haziran’dan bu yana yığınlar düzenin siyasal araçlarının kendi değişim taleplerini karşılamaktan uzak olduğunu görecek kadar düzen siyasetinin sınırlarına gelmiş durumdadırlar. Yeni bir hayal kırıklığı onları düzen ötesi arayışlara eğilimli kılacaktır. Devrimci güçler bu arayışı güçlendiren çalışmalarıyla arayışın adresi olmalıdırlar. Kitlelerin bu doğrultudaki basıncı ve solun 1 Mayıs’ta açığa çıkan zayıflığı itibariyle görmekteyiz ki CHP 1 Mayıs’a katılıp kürsü kullanımında bulunacak kertede devrimci sloganları ve tarzları kullanmaya yönelmiş durumdadır. Bu durum CHP’nin gelişen halk muhalefetini düzen içi sınırlarda tutmak için rol alma çabasıdır.

İkinci olarak ise, bu çerçeve bizim oportunist ve revizyonist soldan ayrıştığımız noktayı göstermek açısından oldukça önemlidir. Bilindiği gibi özellikle Kürt demokrasisiyle birlikte davranma sorumluluğu taşımayan ulusalcı ya da küçük burjuva düzen solu, emekçi sınıfların HDP ve CHP dışına yönelen devrimci tepkilerini örgütlemekte bir düzeye ulaştılar. Ancak CHP ötesine propaganda yapan bu oportunist düzen siyasetleri şimdiden yönelimlerini CHP’yi destekleme yönünde kırmış durumdadırlar. Açıktır ki düzen solunun düzenin siyasal araçlarını ve imkânlarını aşan bir değişim yönelimleri yoktur. Bu sadece devrimcilerde ve devrim önerisinde mevcuttur. Bu nedenle daha şimdiden 2020’de yapılacak erken seçimlere göre planlamalar yapan bütün oportünist ve revizyonist düzen solundan ayrışmaktayız.

Komün Gücü: Kapsamlı bir değerlendirme oldu teşekkür ederiz. Son olarak Zindanlarda ve dışarda süren açlık grevleri ve ölüm oruçları kritik düzeyi aştı. Partiniz dava tutsakları da bu direnişe dahil oldular. Bu konuda bir çağrınız var mı?

Mustafa Suphi: Bu direnişin parçası olan, kendi bedenini halkların özgürlüğüne yatıran tüm eylemcileri selamlıyorum. Özellikle zindan önlerinde faşizm karşısına ikircimsiz dikilen Anaları hürmetle selamlıyorum. Bizim direnişçilere bir çağrımız olamaz. Onlar zaten tarihin çağrısını yerine getiriyor. Faşizme ve tecrite karşı direniyor. Burada esas çağrımız siyasal kurumlara, kitle örgütlerine, sendikalara, Türkiye halklarınadır. Kim ki AKP-MHP Faşist blokunu reddediyor, bu direnişe ses olmalıdır. Açık tutum almalıdır. AKP’nin bugüne kadar iktidarda kalması devrimci hareketlerin, ezilenlerin parçalı yapısındandır. Ona karşı güçlü kitlesel bir cephenin açılamamasındandır. Ancak herşeye karşın devrim ve demokrasi güçlerinin bu zemindeki arayışları güçlüdür. Türkiye devrimci, demokrasi, özgürlük güçleri, Kürt özgürlük hareketi bir cephede buluşarak faşizmi yenecektir.

Teşekkür ederiz.