Dört yol arkadaşımın anısına… – İmera Fera Yeşilgöz

Soyun dedi düşman inançlarından

Dört kızıl ok fırladı yayından”

Günümüzden 2 yıl önce, 2017 yılında 27 Nisan tarihine bir direniş daha yazıldı: Dar Azza direnişi. “ Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik” diyen Mahir’in sesi duyuldu. “Teslim olmayan feda kuşağının layığı olmaya çalışacağım” diyen Orhan Yılmazkaya bir daha sıktı teslimiyete kurşunu. Ayçe İdil Erkmen can olup, çiçek olup filizlendi yeniden Afrin topraklarında. Öncüsü oldu, komutanı oldu savaşın. Meryem Güler iradesini kattı direnişe, adını koydu müfrezenin.

27 Nisan 2017 tarihinde Birleşik Özgürlük Güçleri Meryem Güler Müfrezesi savaşçıları İdil, Cihan, Zahide ve Cömert yoldaşlarımız, TC beslemesi El Nusra çetelerine karşı girdikleri çatışmada ölümsüzleştiler. İdil, Cömert, Cihan ve Zahide yürüttükleri mücadelede kahramanca dövüşerek takip edilecek ve zafere ulaştırılacak bir yol bıraktılar.

Şimdi anlatmak gerek dört gerillayı, dört devrimciyi, dört direnişçiyi. Anlatmak yaşatmaktır yoldaşlarını ve en çokta yaşamaktır yoldaşların gibi.

Ey acıyı ödünç alan o artık sende kalsın

Sonsuza kadar senin olsun çığlık”

Onları yaşamak;

İdil gibi, yargıyı yargılamak için zincirlemektir kendini egemenlerin adalet sarayına.

Zahide gibi, barikatları yıkmaktır kadınla-yaşam arası kurulan.

Cihan gibi, savunmaktır doğayı Cerattepe de.

Cömert gibi, kurulu düzene başkaldırmaktır Gezi direnişinde.

Dörtler gibi aşmaktır sınırları, geçmektir dikenli tellerden, yaşama yaşamını verebilmektir tereddütsüzce.

İdil, incecik bir kadın, ismi gibi. Elinde silahıyla savaşçı bir kadın. İradesiyle güçlü bir kadın. Savaşımıyla komutan bir kadın.

Çukurova topraklarında tanıştık. Tok sesi, kendinden emin tavırlarıyla etkileyici bir duruşu vardı. Yoldaşı olduk, ev arkadaşı olduk birbirimizin. Hayatı örgütlüyorduk, paylaşıyorduk. Derin bir sevgimiz vardı birbirimize karşı hissettiğimiz, en az şimdi hissettiğim özlem kadar derin. İdil’i her düşündüğümde Ahmet Telli’nin bir kış günü yolladığı mısraları geliyor hatırıma.

Gidenler nerede kaldılar

Özledim gülüşlerini

Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki.”

Bir gece lambası vardı, düğmesiz. Metaline dokunduğunda yanıyordu. Yeşil, sarı, turuncu lambaları vardı. Geldiğim gün o lambasını sormuştu ve yüreğindeki sevdasını. İkisininde kendisini beklediğini söylemiştim. Şimdi olduğu gibi…

Zahide Rosa… Lise günlüklerinin Ağsiye’si, kızkardeşim. Klasik olmak istemem elbette, fakat adının hakkını veriyordu. Asiydi. “Devrimci olmak istiyorum” dediği o günü unutamam. Kavgaya başladı ve durmadı. Ne aile baskısı ile ne sakin olmasını öğütleyen öğretmenleriyle ne de onu teslim almaya çalışan düşmanla. O hiçbiriyle uzlaşmadı. Ailesinin, devrimci mücadeleye katıldığını öğrendiğini ve bırakması yönünde baskı uyguladıklarını söylemişti. Mücadeleyi gizli yürütmesini ve ailesine mücadeleyi bırakacağını söyleyerek ev içi ilişkilerini düzeltmesini önermiştim. Henüz lise yıllarındaydık. Ailemizle yaşıyorduk, büyük oranda bağımlıydık da. Ertesi sabah okula geldiğinde ne olduğunu sordum. “ Her şeyi açık açık söyledim. Ben devrimciyim, bana engel olamazsınız. Devrimci kalacağım” dediğini söyledi. Gözlerindeki kararlılıktan, sesindeki netlikten etkilenmemek mümkün değildi.

Sistemde kalıp hayatta bir figüran olmak istemedi. Kadın kurtuluş mücadelesinde kadın özgürlük gücü olmak için sınırım Bedrettin Akdeniz diyerek koştu, vardı, Bedrettin’in, İnce Memed’in olduğu topraklara.

Sen dostumdun benim gülünce güneşler açan

bulutlara rüzgara asarım suretini her akşam

her akşam bir mektup yazarım dağlar kadar

Kayıp bir adresten geliyor sesin şimdi, üşüyorsun

Unutma, dostumsun sen, neredeysen orda ölmek isterim”

Ben de duramadım, takip ettim yolunu Asiye’nin. Karargaha vardığımda elinde silahı, üzerinde rahtıyla Zahide Rosa açtı kapıyı, Asiye olarak uğurladığım devrimci genç kadın. İlk sarıldığım gerillaydı Zahide Rosa ve ilk komutanımdı. O sarılma aylarca ayrı kalışımızda yüreğimizde biriken öfkenin manası oldu. Bekletmiş olmanın öz eleştirisini verdikten sonra mehtap kırmızısı bir yazma bağladım saçlarına. Aynı kucaklaşmayı Afrin’e giderken de yapmıştık. Günler sonra bana düşen kırmızı yazmanın da olduğu eşyalarını toplamak oldu. Tıpkı Rojava’ya geldiğinde Ankara’da eşyalarını topladığım gibi. Bir mevzimiz vardı geceleri içinde uyuduğumuz, gündüzleri üzerine çıkıp sohbet ettiğimiz. O mevzi korur hala sırlarımızı, düşlerimizi.

Cihan, devrem… Bu yalnızca hoş bir tesadüf değil. Yaşamımızın en önemli değerlerinden, renklerinden oldular çocukluk arkadaşı, yoldaşı Doğan(Muzaffer Kandemir) ile. Yoldaşlığımızın yıkılmaz temelini devre olmakla ilk adımı attık.

Cihan farklıydı. Düşmanı alaya alan tavırlarıyla, yoldaşlığındaki fedakarlığıyla farklıydı.

Ölmeden önce güneşteydi gözleri

İşte bu yüzden

Ölürken ışıl ışıldı sözleri”

Örgütümüzün ay ışığıydı. Mehmet Ulaş Bayraktaroğlu yoldaşın Cihan’a böyle sesleniyor oluşu, bugün anlamını daha çok buluyor.

Her şarkının sözleri Cihan söylediğinde yeniden yazılıyordu. Karadeniz turu söz vermişti, unutmadı sözünü Devrem’in. Rakka hamlesinde aynı takımdayken bir gemi hediye etmiştim. Camdan. O gemi elbet varacak Karadeniz kıyılarına. Hırçın sularında fırtınalarla savaşacak, alabora olmayacak. Tıpkı kaptanı Cihan gibi dimdik çıkacak dalgaların arasından, ulaşacak limana.

Çok sevdiği yeşil kefiyesine gelince… Emin ellerde devrem. Ait olduğu ellerde. Bir anne yüreğini ısıtıyor şimdi onunla, sevginle senin ısıttığın gibi. Bize yoldaş ettiğin şarkının sözlerini yazıyorum içine. Lakin değiştirmeden…

Geçici ayrılık benimkisi

İlk yaz çiçeğine gebeyim

Ağıtlar yakmayın adıma

Ben ölmedim, ölmeyeceğim”

Cömert direngen bir yürek, gülüşlerle dolu bir yüz. Sevdayla bakan gözleri, özlemle kırpışan kirpikleri, ciğeri dağlayan sesi ile bir yaşam.

Karargahımızın en sportmeni idi. Nasılsın diye sorulduğunda “bomba gibiyim” cevabından daha başka yanıt alanımız olmamıştır. Yüreğini bomba misali patlattı tereddütsüzce, TİKKO şehidi dayısının ismini taşıyor oluşunun sorumluluğunu taşıdı her zaman.

Özlemlerini mısralara taşıdı.. Bir de türkülerine “ anne ben senin oğlunum” yalnızca bir şarkı değildi Cömert için. Bir seslenişti aynı zamanda anneye sonbaharın ilk çiçeğine, Eylül’e.

Disiplinli bir sabotajcıydı. Kararlı bir komutandı. İddialıydı ve yaşamı iddiasını yansıtıyordu.

Komutanı, yoldaşı Aziz’i, Rasih’i uğurlarken hınç doluydu yüreği.

Biz ki yarınıyız halkın

Umudun yüz akıyız

Hıncı, namusu

Şafakları

Taa şafakları

Hey canım

Kalbim, dinamit kuyusu…

Önderi Ulaş Bayraktaroğlu ile yaptığı ilk sohbette “ Belki Lenin’in fedaisi Kamo gibi olamayabilirim ama özgürlük güçlerinin fedaisi olmaya hazırım” demesi hıncındaydı. Eğitim verdiği yoldaşların avuçlarına şarjöründen çıkardığı mermiyi koyarken “ son merminizdir” demesi de bundandı. Başka türlüsünü hiç düşünmedi. “Teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür” diyen Mazlum Doğan’ın yoldaşıydı. “Onurumuzdur bizi dimdik ayakta tutan” diyen Komutan Bedrettin’in savaşçısıydı.

Her bir yoldaşımızın hayatı öğretiyor geride kalan bizlere, savaşmayı, yaşamayı. Tüm zorluklara rağmen ısrarcı kılıyor bizleri devrimcilikte. Daha sıkılacak kurşunumuzun olduğunu hatırlatıyorlar. Varılacak bir hedef, kazanılacak bir zafer, yapılacak bir devrim olduğunu gösteriyorlar. Kararlılıkları, zorluklara karşı göğüs germemizde gücümüz oluyor.

Biriken bunca keder, acı, özlem varken, yenileri ille de yer buluyor kendisine yüreğimizde. Dörtler böylesi duygularla kattılar kendilerini ve hatırlatıyorlar biz her gün.

Biliyoruz,

Bir şeyler var değişmesi gereken

Bir şeyler var değiştirmemiz gereken

Önce acılardan başlanacak”