OLİGARŞİNİN PROGRAMI ve DEVRİMİN PERSPEKTİFİ – Ali Efe

Ülke yerel seçimlere doğru ilerlerken tartışmalar sınıflar mücadelesindeki krizlerinin ifadesi olarak iki eksende keskinleşiyor. Birincisi; RTE iktidarı yerel seçimleri bir beka sorunu olarak öne çıkarıyor. Bu Türkiye burjuvazisinin içinde bulunduğu krizin ifadesidir. İkincisi, AKP/RTE iktidarına karşıt demokratik muhalefet neredeyse bütün genişliğiyle bu seçimleri AKP/RTE iktidarını geriletme hedefine kilitleyerek çalışıyor. Bu da Türkiye devrimci hareketinin içinde bulunduğu krizin ifadesidir.

Bu iki krizin pratik politikayı aşkın daha kapsamlı bir irdelemesi, seçim sürecinin ötesine yönelebilmek için gereklidir.

Genel Tablo

Türkiye kapitalizminin ne proleter hareket ne de devrimci hareket tarafından bir tehdit altına alınmadığını bildiğimize göre RTE/AKP iktidarının dile getirdiği beka sorunun doğrudan kendilerine ait olduğunu ampirik düzeyde bile anlamak kolaydır. Bu durumda, bir sermaye sınıfı temsilcisinin bir yerel seçim ortamına ülke kapitalizminden farklı bir düzeyde bir beka, bir var oluş tehlikesi üzerinden yaklaşıyor olması nasıl anlaşılmalıdır? Bu sorunun kapsamı salt bir sermaye kesiminin iktidar gücünün zayıflaması gibi burjuva siyasal alanının gel gitleri üzerinden değil uluslararası konjonktür yönelimleri ve bunun ülkeye yansımaları üzerinden değerlendirilmelidir.

Türkiye kapitalizminin kuruluşundan bugüne egemen sermaye bloku finans kapital+tefeci bezirgânlıktan oluşur. Bu sermaye blokunun, örneğin bundan 70 sene önce resmedilen “modern 500 kodamanın tekelciliği ile bunun antika 2000 ortağının vurgunculuğu” (Kıvılcımlı) halinin günümüzdeki bildirimi gene şöyledir: Bir yanda katma değer üretiminin ve dış ticaretin yüzde 85’ini, tarım hariç istihdamın yüzde 50’sini kontrol eden 2 bin 500 şirketin sahibi 600 patron, diğer yanda aralarından 10-15’inin milyarlarca dolarlık kamu kaynağını tekelleştirdiği, ihalelerle beslenmek zorunda olan irili ufaklı binlerce tüccar.” (abç, Bahadır Özgür, G.Duvar, 15 Ocak 2019)

Bu iki soygun çetesinin birbirleriyle ilişkilenmesi Cumhuriyet kapitalizminin gelişimi itibariyle derebeyi Osmanlı bezirgânlığı üzerine, hiç öyle serbest rekabet falanla zaman kaybetmeden doğrudan İş Bankası’yla finans kapitalizmin oturtulmasıyla kurulmuştur. Marx’ın, birinin varlığı diğerini tüketmeye dayandığı için “düşman kardeşler” diye nitelediği bu iki sermaye yapısını (K.Marx, Kapital III, 7. Bölüm 3. Kısım, Ticaret Sermayesi bahsi) yani modern ve kadim sermayeyi bir arada tutma mucizesi Türkiye kapitalizminin özgünlüğüdür ve de böyle bir eklemlenme ancak finans kapital adına tefeci bezirgânlığı zapturapt altında tutacak devlet sınıflarının varlığında mümkün olmuştur. Türkiye kapitalizmindeki krizler, darbeler, hani bugün, ya bu işler 12 Eylül’de bile böyle değildi, diye şikayet edilen parlamenter rejim curcunaları, kül halinde sömürge faşizmi/demokrasisi manzaraları hep bu çarpık/melez kapitalizmin dışa vurumlarıdır.

16 yıllık RTE/AKP iktidarına gelince: ülkedeki sermaye blokunun ikinci tarafının yani kodaman şehir müteahhidinden kasaba acentesine kadar bir bütün olarak tefeci bezirgânlığın, Amerikan gangsterinin Ortadoğu macerasına yataklık yapması için binlerce yıllık tarihindeki ikincil pozisyonundan çıkartılarak hegemonik kılınması hikâyesidir. Basit tüccar ya da müteahhidin bu 15 yıl içinde mali denetimden korunma, yüksek kredi ve ihale desteğiyle şirketleşmesi ile ortaya çıkartılan yeni türk burjuvazisinin siyasal hegemonyasından söz ediyoruz. Bu zaman zarfında ve halen, egemen sermaye ilişkileri tarihsel olarak ikincil olanın politik olarak birincil kılındığı bir momentum olarak işlemiştir, işlemektedir.

Ama ne pahasına?

2013’ten bu yana ülkenin mali tükenmişliğine ilişkin her gün basında izlediğimiz değerlendirmeler artık gündemin baş konusu olmuş durumda. Küresel mali ve bölgesel siyasi konjonktürlerdeki kaymalar 2013’ten bugüne aynı tükenmişliklere karşın ülkeyi ayakta tutabilmenin koşullarını ortadan kaldırmış görünmektedir. Türkiye finans kapitali ülkedeki sermaye problemini burjuva sol ve liberal iktisatçıların klasik tekerlemelerinden daha gerçek temelde dile getiriyor. Onlar Türkiye kapitalizminin sorununu salt emperyalizmin mali krizinin bir yansıması olarak görmüyorlar. Ülkenin yatırım uygunluğunun düşmesinde, büyüme oranlarının küçülmesinde AKP iktidarının rant ve vurgun kovalayan sınıf çıkarlarını, politikalarını sorunlu görüyorlar. Emperyalizmin genişlemeci kolay kredi (QE) konjontürünün kapanması ve bölgede Amerikan çekilmesini koşullayan siyasal konjonktürün gelişmesi iktidarın finansal desteklerini ortadan kaldırınca şimdiye kadar dile getirmedikleri eleştirileri dillendiriyorlar: “kaynaklar verimsiz projelere yönlendirilmemeli.” ( E. Bilecik, TÜSİAD Gnl Bşk’nı olarak son konuşmasından..) Bugüne kadar uluslararası finans kapitalizmin bölge programlarına bağlı olarak konumunu sürdüren, bu süre zarfında sanayi üretiminde daralmaya, ihracatta pazar kaybına karşın mali olarak yüksek karlar edinen Türkiye finans kapitalizmi artık siyasal ve iktisadi geleceğe güvenle bakamıyor. Türkiye’nin en zengin 100’ü içinde artık bir Sabancı yok. Geleneksel finans kapital temsilcilerinin birkaç kişiyle girebildiği listeleri kamu ihaleleri yoluyla 10 yılda 200 milyar dolar para transferinin yapıldığı AKP beslemesi müteahhit firmalar ve temsilcileri dolduruyor.

Bütün bu değerlendirmelerin siyasal sonucunu ülke finans kapitalizminin tapınağı TÜSİAD patronlarından öğrenmek mümkün. Patronlar tüccarlara artık şöyle sesleniyorlar: “Aynı trendeyiz ama aynı yolun yolcusu değiliz” Bu saptamaya bir başka finans kapital sözcüsü tarafından dile getirilen çözüm ise son derece basit ve klasik: “Dış finansman sorunu mutlaka çözülmeli. Bunun da koşulları belli..”

Bu krizden çıkışın biricik yolu güçlü bir dış finansman bulmaktan geçmektedir. Kendi iktidarında, artık grevleri yasakladık, grev yaptırmıyoruz diye dış yatırımcı sermayeye çağrılar çıkarmasına karşın dış yatırımın gün güne düşmesi ve üstüne, ülkeden yılda ortalama 6 milyar dolar civarında sermaye kaçışı da (M. Çakır/P.Ünker, Cumhuriyet, 010818) göstermektedir ki modern sermayenin istediği sadece bu değildir. Dış finansman sağlanmasının temel koşulu güvenceli yoğun sömürü koşullarının yanı sıra mali kaynağın rant, inşaat ve ticaret gibi üretken olmayan sermaye alanlarına peşkeş çekilmeden doğrudan kredilerin karını ve geri dönüşünü güvenceleyecek reel ekonominin çarklarına akıtılması gereğidir.

TÜSİAD’ın dile getirdiği bu anahtar saptamanın yapıldığı koşullarda Türkiye’de siyasal sürecin nasıl gelişeceği az çok ortaya çıkmaktadır. Günümüzde olduğu gibi ülke tarihindeki sosyo ekonomik yapı daralmalarının açılması ve dış kaynak ihtiyacının sağlanabilmesinin ön koşulu olarak uluslararası finans kapital tarafından dayatılan yeni sermaye yapılanması momentleri, Eylül devalüasyonu/27 Mayıs, 10 Ağustos kararları/12 Mart, 24 Ocak kararları/12 Eylül süreçleri gibi bir iz oluşturmuştur. Dış finansmanın kaynağı olarak uluslararası finans kapitalizm, bu kaynağın kullanımını mali olarak mutlaka yönlendirecek ve kontrol edecek sistemler dayatacaktır. Patronların dış finansmanın “belli” dedikleri koşulları budur. Bunun karşılığı mutlaka bir askeri müdahale ya da keskin bir siyasal alt üstlük olmayabilir. Hatta, 24 Haziran deneyimi itibariyle böyle olmayacağını söylemek daha da mümkün görünmektedir. 24 Haziran’da görüldüğü gibi uluslararası burjuvazi ve TC, ülkedeki siyasal değişimi halk sınıflarının öfkesinin ve eyleminin işe karıştırılmayacağı bir tarzda çözmek istemektedir. Demek ki önümüzdeki dönemin siyasal değişim dozu yeni partiler ve kaydırılmış ittifaklar üzerinden sündürülmüş bir süreç halinde hem rte/akp iktidarını mali ve siyasal kuşatmalarla teslim alan hem de muhalif tepkiyi giderek söndüren bir çizgide, örneğin parlamento ve ordu destekli teknokrat bir kabine düzenlemesi ile vb.. gündeme gelebilir. Siyasal krizini nasıl çözeceğinin yolunu bulmak oligarşinin işidir, ama Türkiye finans kapitalizmini ve yeni bir yatırım ve genişleme alanı olarak Türkiye’nin düzene sokulmasını zorunlu gören uluslararası emperyalizm açısından tasarlanan gelecekte yeni Türk burjuvazisinin rant ve vurgun alanlarının ortadan kaldırılacağı, toplumsal artı değerin modern sermayenin kanallarına akıtılacağı bir ekonomik politikanın devreye sokulması kaçınılmazdır. Açıktır ki böyle bir uygulamaya direnen sermaye ve siyaset ilişkilerinin dağıtılması zorunlu olacaktır.

RTE/AKP iktidarının 15 Temmuz kabusu ve Gezi heyulasından korkusu bu nedenledir. Gezi türü bir ayaklanma ihtimali nedeniyle bütün gücüyle devrim ve demokrasi güçlerine saldırması, toplumsal muhalefeti baskılaması da, bir askeri girişim ihtimali nedeniyle her gün orduda tasfiye operasyonları yapması da bu korku nedeniyledir. RTE’nin beka sorunu yeni türk burjuvazisi açısından gerçek bir sorundur.

Bir diğer taraftan, ülkedeki iktisadi ve siyasal gelişmelerin içine oturduğu ana bağlam olması itibariyle söylenmelidir ki yeni emperyalist birikim modeli arayışları ve pazar düzenlemeleri itibariyle de yerel sürecin üzerinde bu yönlü bir basınç vardır. Ve zaten kadim bir ara sınıf olarak dolaşım sermayesinin uluslararası emperyalizm çağında pazar ve siyaset üzerinde kalıcı bir hegemonya kurabilmesinin imkânsızlığı tarihseldir. Gidişin bu yönü, rte/akp’nin jeo politik talihi eseri atlattığı 15 Temmuz, 24 Haziran gibi moment sekmelerinde görüldüğü üzere salt bugüne ait bir gelişme de değildir.

Emperyalist dünya 70’lerin ortalarında başlattığı ve milenyumun başında yeniden yükselttiği neo liberal saldırıyla alacağı yolun sonuna dayanmış durumdadır. 2008’den bu yana sündürdüğü krizini artık daha fazla esnetebilecek gibi görünmemektedir. Uluslararası emperyalizm, periferi ülkelerdeki yerel sermaye ve siyaset yapılarını yapı bozuma uğrattığı bu süreçte, yeniden paylaşımın gerektirdiği “düzeltici savaş” düzeylerinden yeterince sonuç çıkaramamaktan ötürü kendi krizini aşacak bir çözüme ne iktisaden ne de siyaseten ulaşabilmiş değildir. Şimdi bu yapı bozumunu kendi sorunlarına çözüm olacak çerçevede ve neoliberal dağılışın ortaya çıkardığı sonuçlar üzerinden yeniden bir birikim modeli halinde toparlamak uğraşısındadır. Sosyo politik zeminde popülizm, siyasal planda otoriter yönelimler post neoliberal dönemin karakteristik arka planları olarak şimdiden açığa çıkmış durumdadırlar.

Türkiye finans kapitalizminin yeni çıkış arayışı da, uluslararası sistemin bir süredir içine girdiği post neoliberal dönem arayışlarına tekabül eden bir durumdur ve Türkiye egemen sermaye blokunun ya da bir başka ifadeyle Türkiye oligarşik yapısının yeniden yapılandırılmasını içermektedir. 80’lerde sermaye yapısını uluslararası pazara göre yapılandıran Türkiye finans kapitalizmi, yeni aşamada, bir yandan ikinci neoliberal dalgayla hegomonik yapısı dağıtılan devlet sınıfları üzerindeki hâkimiyetini kurumlaştırırken diğer yandan da bu dönemde öne çıkarılan bezirgân sermayenin mal ve kredi sistemlerini yönetir ve kontrol eder halden düşürülerek yeniden tarihsel yerine oturtulmasıyla iktidarını pekiştirmeye yönelecektir. Yani kadim sermaye, finans kapitale tabi bir ilişkilenme hizasına çekilip, olasıdır ki bugüne kadar edindiği talan sermayesine de el koyacak bir baskılanma altına alınırken, ordu, akademi ve adalet kurumlarıyla devlet sınıflarının tekellere tabiyeti üzerinden klasik bir finans oligarşisinin inşası giderek kendini daha dayatıcı ve mümkün kılmaktadır.

RTE ve yeni türk burjuvazisinin, her ara sınıf iktidarı gibi tarihsel kaderinin tüketiciliği karşısında kendini ayakta tutabilmek için kontrolsüz saldırganlıklar sürdürmesinin yarattığı jeo politik sıkıntılar da işin üstüne binince Soçi’de domates biber, tampon bölgede TOKİ, güvenlik meselesinde arabanın zırhını konuşan bir ahmaklığı taşımak küresel politika kurucular açısından büyük eziyet olmalıdır.

Bütün bu işaretler itibariyle RTE önderliğindeki bezirgân sermaye kendisinin alaşağı edileceğini bilerek konuyu kendine ait bir beka sorunu haline getirmekte sonuna kadar haklıdır.

Bu sorunun devrim güçleri açısından önemi, sürecin nereye doğru, ne açıda ve hangi faktörlerle yöneleceğinden ziyade uluslararası ve yerel finans kapitalizmle yeni burjuvazinin arasındaki tarihsel ve yapısal çelişkinin bugün iyice keskinleşmiş olmasında yatmaktadır. Ve bu kriz giderek de keskinleşecektir. O halde sermaye blokundaki bu yırtılmadan devrim kendi adına ne tür kazanımları hangi taktiklerle çıkarabilecektir, buna bakmak lazımdır.

31 Mart ve Beka momenti..

Sermaye bloku arasındaki bu yırtılmayı RTE ve yeni türk burjuvazisinin 31 Mart tarihiyle kodlaması tesadüf değildir. Momente yüklenen tarihsel politik anlamı ifade etmektedir. Bilindiği gibi “31 Mart vakası” diye kayda geçen olay Osmanlı’da feodal gericiliğin egemenliği komprador burjuvaziye terk etmek zorunda kaldığı bir iktidar momentidir. Bu tarihte, komprador kapitalizminin 1908’le iktidarı ele geçirme ve yönlendirmesine karşı 1909’da yaşanan bezirgân ayaklanma devlet sınıflarının Hareket Ordusu müdahalesiyle ezilmiştir. 31 Mart’ta gericiliğinin alt edilmesiyle komprador kapitalizminin egemenliği Osmanlı’da kesinleşmiştir.

Verili aşamada ise bezirgân sermaye ve onun şirketleşmiş tezahürü olarak yeni Türk burjuvazisi, emperyalist yayılmacılığın geleneksel devlet ve egemenlik yapılarını yapı bozuma uğratmasından yararlanarak 2010 referandumundan bu yana gelişen süreci daha kati ve kesin biçimde kendi egemenliği etrafında yeniden yapılandırma isteğindedir. Yeni türk burjuvazisi, önceli bezirgân sermayenin devlet sınıfları ve modern burjuvazi karşısındaki 1909 bozgununun rövanşını, kendini tarihsel kaderinden kurtaracak tarzda 2019’da almak hayalindedir. Bu hayal esas olarak devlet sınıfları tarafından tarihsel bastırılmışlığı içindeki bezirgânlığın her daim içinde taşıdığı bir ideolojik ve siyasal eğilimdir. Gericiliğin bu potansiyel praksisinden dolayı devlet sınıflarının ve devlet partisinin şefi İsmet İnönü’nün “her gün bir 31 Mart” sözü Türk siyasal tarihinde önemli bir referans oluşturmuştur. 31 Mart yerel seçimlerine bu nedenle salt bir yerel seçim olarak değil, gericilikle stratejik bir hesaplaşma olarak yaklaşmak bu açıdan doğru olandır.

Gericilikle Hesaplaşmanın İttifak Planı

Bu çerçevede, gericiliği tasfiye etmenin ittifak planı, genelde demagojik ve basit indirgemeci mantıkla ileri sürüldüğü gibi gericiliğe karşı olan bütün siyasal alanı kapsamak sonucuna varmaz. Bu yaklaşımın devrim ve emekçi halk güçleri açısından hiçbir tarihsel geçerliği yoktur, çünkü modern toplumlar tarihi boyunca feodal gericilik/pre kapitalist formasyonlar nerede iktidar alanında var olabilmişlerse bu sadece ve sadece halk sınıflarına egemenlik kurmada yetersiz kalan burjuvazinin yardımıyla olmuştur. Emperyalizm çağında ise, özellikle geri ülke kapitalizmlerinde, tekeller ve gericilik arasındaki ittifak emekçi sınıfları sürekli faşizm ve sömürge demokrasisi salıncağında baskı altında tutan bir siyasal ortalama oluşturmuştur.

Bu nedenle politik düzlemde egemen sınıflar mevzilenmesi bu şekilde konuldu mu devrimin mücadele perspektifi ve taktiği kendiliğinden ortaya çıkar: birinci olarak, tekellere karşı mücadeleyi öncellemeyen bir gericilik karşıtı mücadele olamaz. İkinci olarak, tekeller ve gericilik arasında iktisadi ve siyasal yırtılmanın olduğu koşullar halk sınıflarının devrim zorlaması açısından uygunluk taşırlar. Stratejisini devrime göre kuran proleter özgürlükçü ve halk demokrasisi kurgulu devrimci bir hareket karşı devrim cephesindeki bu yarılmayı egemenlerden biri yararına tahkim eden değil bu yırtılmadan yararlanarak -iktidarı alma gücünde olmasa da- kendi politik alanını genişletme perspektifiyle değerlendirir.

Bu çerçevede öncelikli olarak Türkiye sahasında CHP’yle ittifakı savunan düşük ve düşkün sol, sistemin krizinin burjuvaziden yana çözümü için taraf ve yön gösteren ihanet sosyalizminin savunucusudur. Kürt liberalleri ise bugüne kadar bir türlü tutturamadığı tarihsel politik perspektifin özellikle 2010’dan bu yana kaybettirdiği süreçlerden herhangi bir politik sonuç çıkarma gücünde olmadığını ilan edercesine sömürgeci sınıflarla işbirliği ve uzlaşma siyasetinde başka bir kanaldan, geleneksel devletçi bir kanaldan ilerleme arayışı içindedirler. Yeni türk burjuvazisinin sömürgeciliği karşısındaki şaşkınlıklarını geleneksel finans kapitalizmin yeni sömürgeci parantezinde giderebilme hesapları içindedirler. Siyasal kaderlerini Türk devletinin toleransına bırakmış durumdadırlar. Bu noktada, Kürt devriminin yerel seçimlerde Kürt liberallerin çizgisine verdiği onayı, liberal siyasetin sol kredibilitesini artıran bir katkı olarak değerlendirmek yanıltıcıdır. Kürt devrimi yaptığı merkezi değerlendirmelerde akp/mhp iktidarına karşı mücadeleyi “kürdistan’a özgürlük” şerhi bağlamında ele almaktadır ve bu şerhin liberallerin uzlaşmacı çizgisine getirdiği eleştiri ve hatta 2010’dan bu yana Kürt devriminin Bakur siyasetine dair içerdiği özeleştiriyi özellikle görmek önemlidir.

Burada, düşük Türk solunun ve Kürt liberallerin akp/mhp karşıtı politikalarının başarı boyutunda bile ülkeyi sürükleyeceği siyasal gelecek açısından, olası yeni finans kapital dengesinin proletarya ve emekçi halkalara ne getireceğine dair kısa bir iki saptama yapmakta yarar vardır.

Finans kapitalin yeniden dümenin başına oturacağı bir gelişmenin özellikle dış finansman sorununa getireceği çözüm itibariyle nisbi refah yükselişine yol açacağı öngörülebilir. Bu restorasyonun “düşük ücret yüksek büyüme” modeli üzerinden inşa edileceği bilinir bir durum olduğuna göre bu modelin egemen sınıf blokundaki bir daralma (:otorite) ve rte/akp politikalarından bunalan geniş kitlelerin (:popülizm) desteğinde meşruiyetini sağlayan sömürge faşizminin kendini daha da açığa vuracağı bir suni denge dönemi olacağı da düşünülmelidir. Modern kent sınıflarının AKP’nin gerici ortaçağ karakterinin tahakkümü altında tutulmasının gündelik yaşamda görünür sonuçları olarak eğitim, adalet, sosyal yaşam, açlık düzeyinde yoksulluk vb. çelişkilerinin yanı sıra tefeci bezirganlığın en büyük sömürü alanı olan toprak ekonomisinde, küçük ve orta köylülüğün yüksek rant ve talan kolaylığı nedeniyle yapılaşma ve çiftçi kredilerinin bezirganlara aktarılarak tüketilmesiyle yükselen küçük mülkiyet çelişkileri RTE ve Saray iktidarının tasfiyesini toplum nezdinde kolay kabul edilir kılacağı gibi, bu kesimleri yeni ekonomi politikalarla kendi üzerine binen yeni baskıları görmekten uzak tutacak ve yeni baskı mekanizmalarının gerçek değerini anlayana kadar sürebilecek bir katlanma potansiyeli yaratacaktır.

Devrim ve demokrasi güçleri böyle bir gelecek için Türkiye tekellerinin ve uluslararası sermayenin politik propaganda ve örgütleme kurumları olamaz. Oligarşinin restorasyon programı devrimin taktiği olamaz. Aksine Türkiye devrimci hareketi, önümüzdeki seçimler ve sonrasında gelişecek böyle bir gidişe karşı en keskin muhalefeti sürdürmek ve bu muhalif ajit prop’u örgütlemekle yükümlüdür. Açıktır ki, bugün ülke proletaryasının, kentli küçük burjuvazinin ve özellikle Kürt emekçilerin ağırlıkla salt akp/mhp karşıtı blokta toplanıyor olması Türkiye devrimci hareketinin 90’lardan beri gelen etkisizlik sürecinin bir sonucudur. Bu sonuç, Türkiye devriminin içinde bulunduğu siyasal krizin günceldeki ölçütüdür. Özellikle Kobane momentinde az çok yakalanan düzen siyasetinden kopuşma trendi mücadeleye tarz ve sloganlarıyla henüz güçlü bir şekilde aktarılabilmiş değildir. Bununla birlikte devrimci bir varoluşta sürdürülen ısrar, chp gücü ya da kürt liberallerin kuyrukçusu olmakta beis görmeyen düşük ve düşkün soldan ayrışmayı kurumlaştıran bir ağırlık oluşturabilmektedir. Şimdi görev, bu ağırlığı proletarya ve çalışanlar üzerindeki ajitasyonuyla Kürt devriminin yeni dönem atılımına da kararlılık katabilecek ve birleşik devrimi ülke siyasetinde bir gerçeklik düzeyine taşıyabilecek bir mücadeleye akıtmaktır.